Elhamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn

Tam olarak yalnız kendisine malum olan özelliklerini bilemediğimiz için Yüce Allah’ı layığı ile övemesek de, bilebildiğimiz ve tahayyül edebildiğimiz tüm övgüleri âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm Allah için özgülüyor, bilhassa bize Kur’ân’ı Türkçe olarak okuyucuya sunma nimetini bahşettiği için O’na sonsuz şükranlarımızı arz ediyoruz.

ve’s-Salâtü ve’s-selâmü ‘aleyna

Yüce Rabbimizden, peygamberi Muhammed’i, yakınlarını ve arkadaşlarını destekleyip kolladığı gibi, bizlerle birlikte Allah’ın dinine hizmet edenlerin tümünü de korumasını, kollamasını ve desteklemesini niyaz ediyoruz.

Bu kitap “tefsîr” değil, “tebyîn” dir.

التّفسير – tefsîr sözcüğü, terim olarak “Kur’ân’ı, Yüce Allah’ın muradına delâlet etmesi yönünden beşerî takat oranında açıklamak” demektir.

تفسير – tefsîr sözcüğünün kökü فسر – fesr sözcüğüdür. “Açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamına gelen bu sözcük, ilk defa tıp alanında “doktorun suya bakması” anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan تفسرة – tefsîra sözcüğü, “hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik” demektir.

Hekimler getirilen “tefsîra“ya bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için fesr sözcüğü de zamanla yukarıda verilen “açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Fesr sözcüğünün tef’il babından mastarı olan tefsîr sözcüğü de bu anlama paralel olarak “iyice araştırmak, çok açıklamak” anlamında kullanılmaktadır.

Bütün bunlar, tefsîr sözcüğünün filolojik olarak şu anlamlara delalet ettiğini göstermektedir: “Anlaşılamamış, kapalı, müşkül, müphem bir sözü, konuyu, ya da meseleyi anlaşılır hâle getirmek.” Böyle bir tarif, sözcüğün terim anlamı için verdiğimiz tanımla da uyumludur. Ragıp da el-Müfredât adlı eserinde tefsîr sözcüğünü Lisânü’l-Arab’a uyumlu olarak açıklamıştır.

Bu bilgilere göre “Kur’ân tefsîri” diye yazılan eserler, müellifleri böyle düşünmeseler de, Kur’ân’ın kapalı, müphem ve örtülü olduğunu peşinen kabul etmiş olmaktadırlar.

Bu nedenle, elinizdeki bu çalışmanın bir Kur’ân tefsiri olmadığını özellikle belirtmek gerekir.Bizim anlayışımıza göre Kur’ân’ın insanlar tarafından tefsirine ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur’ân’ın bizzat kendisi yüceler yücesi Rabbimiz tarafından yapılmış en güzel tefsirdir. Nitekim Furkan Sûresinin 33. Âyetinde, Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana hakkı [doğrusunu] ve en güzel açıklamayı getirmeyelim denilerek Kur’ân’ın en iyi tefsir olduğu, ele aldığı meseleleri en güzel şekilde açıkladığı ve problemleri tamamen çözdüğü bildirilmektedir. Ayrıca Kur’ân’da ايات بيّنات – âyâtün beyyinâtün, كتاب مبين– kitâbün mübîn, بيّنه – beyyenehü, مبيّنات – mübeyyinât, تبيان – tibyân ve بيان – beyân gibi aynı kökten türetilmiş kavramlarla Kur’ân Âyetlerinin apaçık olduğu bildirilmiş, Kur’ân’ın kapalı, müşkül, anlaşılmaz olmadığı yüzlerce kez vurgulanmıştır. Yüce Allah kitabındaki mesajlarının açıkça anlaşılabilmesini sağlamak için her türlü anlatım tekniğini kullanmış, bir anlatım aracı olarak sivrisinek gibi en basit şeyleri bile örnek vermekten çekinmemiştir. Böylece ilâhi mesajlar üniversitedeki akademisyenden dağdaki çobana kadar herkes tarafından anlaşılabilecek bir açıklığa kavuşturulmuştur.

Kur’ân’ın herhangi bir tefsire gerek duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olduğunu gösteren bu gerçekler ortada iken Kur’ân’ı tefsir etme iddiasıyla yola çıkmak, en hafifinden cüretkârlık olarak nitelendirilecek bir yaklaşım olsa gerektir.

تبيين – tebyîn sözcüğü, iki zıt anlam için de kullanılan بين – beyn sözcüğünün türevlerinden olup tef’il babından mastardır. Saklama anlamına gelen كتم – ketm sözcüğünün zıt anlamlısı olan tebyîn, “açığa koyma” demektir. Ancak bu, iyi anlaşılmamış bir şeyi açıklama anlamında değil, var olan bir şeyi ortaya koyma, gözler önüne serme anlamında bir açığa koymadır. Meselâ Araplar بيّنالصّبح لذى العينين – beyyene’s – subhu li zi’l – ayneyni Sabah, gözü olanlara her şeyi ortaya koydu şeklinde bir deyim kullanmaktadırlar. Bir benzetme yaparak anlatmak gerekirse; Tebyîn buzdolabında, kilerde veya herhangi bir yerde durmakta olan yiyeceklerin yenmek üzere masanın üzerinde hazır duruma getirilmesi, “yani zaten var olan yiyeceklerin bulundukları yerden alınıp ortaya Konulması“dır. Ketm ise tam tersine, “ortada durması gereken bir şeyin ortadan kaldırılıp bir yerlere Saklanması“dır.

Tebyîn sözcüğünün bu anlamı Kur’ân’da net olarak vurgulanmıştır:

(Bakara; 159-160.) İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz, insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve [açık delilleri ve hidayeti] açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira Ben onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.

(Al-i Imrân; 187.) Ve hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir bedel karşılığı sattılar. Yaptıkları alış- veriş ne kadar kötü!

Tebyîn sözcüğünün ism-i mef’ul kalıbına konulmuş bazı türevleri Kur’ân’da فاحشة مبيّنة – fâhişetün mübeyyinetün (Nisa Sûresinin 19; Ahzab Sûresinin 30; Talâk Sûresinin 1. Âyetleri) ve ايات مبيّنات – âyâtün mübeyyinâtün, (Nûr Sûresinin 34-46; Talâk Sûresinin 11. Âyetleri) şeklindeki ifadelerle yer almıştır. Beyân sözcüğünün türevlerinden olup “apaçık” anlamına gelen sözcükler ile “açığa koyma” anlamındaki tebyîn sözcüğü ve onun ism-i mef’ul kalıbındaki türevleri bazıları tarafından anlamdaş olarak kabul edilse bile, her bir sözcüğün anlamı bulunduğu kalıp itibariyle bir diğerinden farklıdır.

Kur’ân konteksti içinde تبيين – tebyîn, “her biri gayet açık ve seçik olan Kur’ân Âyetlerinin ortaya konularak gözler önüne serilmesi” anlamına gelmektedir. Bu ortaya koyuş, Kur’ân’ı vahyeden ve onu açıklamayı kendi üzerine borç alan Rabbimizin yaptığı bir iştir. Peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahyi kendi toplumlarına aktarmalarına “tebliğ” denmekle birlikte, sonraki yinelemeleri de mahiyeti bakımından birer “tebyîn” faaliyetine dönüşmektedir. (Nahl Sûresinin 39. 44.4; Zuhruf Sûresinin 63; Mâide Sûresinin 19, 15; İbrahîm Sûresinin 4. Âyetlerine bkz.) Kavram bu bağlamda ele alındığında, müminlerin görevinin sadece tebyîn olduğu anlaşılmaktadır.

Bizim yapmaya çalıştığımız da budur. Kur’ân’ı kapalı, anlaşılmaz olmaktan tenzih eder, “onu tefsîr ettik” deme cüretinden Rabbimize sığınırız.

Görevi sadece tebyîn olması gereken müminlerin Kur’ân’ın apaçık olma özelliğine gölge düşürme ihtimalleri bulunan diğer bir önemli konu da müteşâbih Âyetlerin te’vîli konusudur.

Zümer Sûresinin 23. ve Al-i İmran Sûresinin 7. Âyetleri, Kur’ân’ın محكم – muhkem ve متشابه – müteşâbih Âyetlerden oluştuğunu açıkça belirtmektedir. Mekke’de inen ve iniş sırasına göre 59. sırada yer alan Zümer Sûresinin 23. Âyeti bir ipucu olarak değerlendirildiğinde, o ana kadar inmiş olan bütün Âyetlerin müteşâbih oldukları öne sürülebilir. Muhkem ve müteşâbih kavramlarının ne anlama geldiklerini açıklama gereği duyan sözlük, ansiklopedi ve terim kitaplarının neredeyse tümünde muhkem sözcüğünün açık, anlaşılan, sağlam; müteşâbih sözcüğünün ise kapalı ve anlaşılmaz anlamlarına geldiği belirtilmektedir. Söz konusu lügat ve ansiklopedilerin işlediği ortak yanlış, bu iki sözcüğün birbirinin karşıt anlamlısı olarak gösterilmesidir.

Bu satırları yazan, söz konusu kavramların zıt anlamlı iki sözcük olduğu şeklindeki yerleşik kanaati paylaşmamaktadır. Ayrıntıları yeri geldiğinde verilecek olmakla birlikte, Kur’ân Âyetleri hakkında yerleşmiş bulunan bu yanlış ön kabulü düzeltmek üzere her iki kavramın özü hakkında kısaca bilgi vermeyi yararlı görmekteyiz.

محكم – muhkem sözcüğü “hüküm içeren” demektir. Dolayısıyla muhkem Âyetler, “içerisinde insanları kargaşa ve zulme düşmekten engelleyen ilkelerin bulunduğu Âyetler” anlamına gelir. Bu Âyetler açıktır, nettir ve tek bir anlam ifade ederler. Bu Âyetlerden, ifade ettikleri birincil anlamlardan başka anlamlar çıkarılmaz.

Müteşâbih Âyetler ise “birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan Âyetler” demektir. Bu Âyetler mecaz, kinaye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı ama yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabilecekleri Âyetlerdir. Onlar da tıpkı muhkem Âyetler gibi açık, seçik, anlaşılır Âyetler olup kesinlikle kapalı, müşkül ve anlaşılmaz değildirler. Müteşabih Âyetler kapalı, müşkül ve anlaşılmaz Âyetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer Sûresinin 23. ÂyetindeSözün en güzeli olarak nitelenen Kur’ân, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz Âyetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz Âyetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur’ân ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.

İşin doğrusu, müteşâbih Âyetler anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın bu anlamların hepsinin de doğru olduğu Âyetlerdir.

Kur’ân, Al-i Imrân Sûresinin 7. Âyetinde bu Âyetlerin tevilinin mümkün olduğu bildirilmektedir. Belirtmek gerekir ki, تأويل – te’vîl sözcüğü kimilerinin “yorumlama“, kimilerinin de “tefsîr etme” anlamında kullandığı, dolayısıyla anlamı çarpıtılmış sözcüklerden biridir. Aslında sözcük الرّجوع – rücû = geriye dönüş anlamındaki اول – evl sözcüğünün tef’il babından mastarıdır. Türkçedeki “evvel, ilk” sözcükleri de bu sözcükten gelmektedir.

Te’vîl sözcüğü, geriye dönüş şeklindeki kök anlamından değişerek tedbir [arkalaştırma] yani birinci, ikinci, üçüncü şeklinde ardı ardına dizmek, sıralamak, öncelik sırasına koymak anlamlarında kullanılır.

Bu anlamlara göre müteşâbih Âyetlerin te’vîli demek, “o Âyetlerin birbirinden güzel, birbirine benzeyen açık seçik anlamlarının arka arkaya sıralanması, bu anlamların öncelikli bir sıraya tabi tutulması” demektir. Yoksa anlamları sadece Allah tarafından bilinen kapalı ve anlaşılmaz Âyetlerin ancak “râsihûn” denen ehil kimselerce yorumlanabilmesi değildir.

Karşıt anlamlı oldukları iddia edilen muhkem ve müteşâbih ile müteşâbih Âyetlerin te’vîli konularındaki daha ayrıntılı bilgiye bu kelimelerin geçtiği Kur’ân Âyetleri incelenirken değinilecektir. Yine de unutulmamalıdır ki, Âyetteki muhkem ve müteşâbih kelimeleri birer terim olmayıp sözlük anlamlarında kullanılmış normal sözcüklerdir.

KUR’AN’IN İFADESİNDEKİ MUCİZE BAŞKA BİR DİLDE GÖSTERİLEMEZ:

Peygamberliklerini kanıtlamaları için bazı seçilmişlere Allah tarafından ihsan edilmiş farklılıklaramucize denilmektedir. İnsanlar evrendeki fiziksel ve biyolojik süreçlere aykırıymış gibi görünen bu farklılıklarla karşılaştıklarında onların ancak Allah’ın yardımıyla ortaya çıkabileceği kanaatine sahip olurlar ve bu farklılıkları sergileyenlerin Hak peygamber olduklarına inanırlar.

Peygamberimizin mucizesi olan Kur’ân da, Arapların en ileri olduğu edebiyat alanında gerçekleşmiş bir mucizedir. Gerçekten de Arap Edebiyatı, bizim edebiyatımız da dâhil olmak üzere tüm dünya edebiyatına kaynak olmuş bir edebiyattır. Kur’ân tam anlamıyla edebî bir mucizedir. Edebi alandaki yüksek seviyesi dünyaca da kabul edilen bir toplum içinden bir kişi çıkmış ve başta toplumdaki edebiyatçılar olmak üzere herkesi hayran bırakan sözler söylemeye başlamıştır. Toplumu tarafından çok iyi tanınan bu kişinin daha önce edebiyatla hiç ilgilenmemiş olması insanları büyük bir şaşkınlığa düşürmüştür. Öyle ki, “Ben yazmadım, ben uydurmadım, bunlar bana Allah’ın vahyettiği Âyetlerdir” dediği halde kibirli şairler ona inanmamış, o sözlerden daha güzelini söylemek suretiyle onu alt etmek için ihtirasla gayret göstermişlerdir. Buna rağmen o sözlere benzer edebi metinler ortaya koyma konusunda tam bir acze düşmüşlerdir. Özetle, normal hayatındaki konuşmaları ile yine o eski Mekkeli Muhammed (a.s.) olan bu kişi, kendisine vahyolunduğunu söyleyerek okuduğu Kur’ân ile bir mucize sergilemiştir.

Dikkat edilirse burada iki ayrı mucizenin bulunduğu anlaşılır. İlki, daha önce edebiyatla hiç ilgilenmemiş bir kişinin birden bire mükemmel güzellikte sözler söylemeye başlaması; ikincisi ise bu sözlerin bir benzerinin hiçbir insan tarafından oluşturulamaz özellikte olmasıdır.

Kur’ân’la ilgili mucizeler bu ikisiyle sınırlı değildir. Onda ayrıca gayba, gaybın bir parçası olan geleceğe ait mucizeler de vardır. Bu mucizeler gerçekte Rabbimizin mucizeleri olup peygamberimizin şahsında ve Kur’ân’da sergilenmiştir.

Kur’ân’ın “mu’cizü’l- beyân” İfade Mucizesi oluşu sadece indiği zaman dilimi için değil, bugün için de geçerlidir. Bu özelliğini kıyâmete kadar devam ettireceği de bir o kadar kesindir. Ne var ki, bu mucizevî özelliği sadece Kur’ân’ın orijinal dili olan Arapça’da görülebilmekte, çeviri yoluyla başka bir dile taşınamamaktadır. Dolayısıyla Kur’ân’ı herhangi bir dile çevrilmiş mealinden okuyanların bu mucizeyi görmesi ve fark etmesi ne yazık ki mümkün değildir.

Kur’ân’da çoğu günümüz Türk Edebiyatı’nda da kullanılmakta olan birçok edebi sanat vardır. Kendi içlerinde ayrıca kısımlara ayrılan bu edebi sanatlardan bazıları şunlardır:

Teşbih, Hakikat, Mecaz, İstiare, Kinaye, Haber- İnşa cümlesi: Emir, Nehy, İstifham, Temenni, Nida, Kasr, Vasl- Fasl, İcaz, İtnab, Tıbak, Mukabele, Umum- Husus, İcmal- Tafsil, Mûsâvat, Zikir- Hazf, Cinas, Seci, Husnü’l- İbtida, Husnü’l- İntiha, İltifat vb.

Bu çalışma Kur’ân’ın iniş sırasına göre yapılmıştır. Çünkü Kur’ân’ı daha iyi anlamak için onu Sûrelerin iniş sırasına göre incelemekten yanayız. Aslında Kur’ân kronolojik sıralamaya uyularak parça parça inen Âyetler, necm necm inen Âyetler, gruplar hâlinde inen Âyetler arka arkaya getirilmek suretiyle yeniden tertip edilmeli ve bu şekli ile okunup anlaşılmaya çalışılmalıdır. Bize göre böyle bir düzenleme son derece gereklidir. Ancak bu gereklilikten önce bir zorunluluk daha vardır. Zira Rabbimiz Vâkıa Sûresinde bu hususa dikkatimizi çekmiştir:

(Vâkıa; 75.) “Hayır! Yıldızların yerlerine- zamanlarına yemin ederim ki/parça parça inmiş Âyetlerin yerlerini- zamanlarını [inişini] kanıt gösteririm ki…”

Bugün için Sûrelerin ve Âyetlerin iniş sırasını tamamen doğru olarak belirlemek imkân dâhilinde değildir. Bunun nedeni, bu amaçla hazırlanmış ve gerekli incelemelerden geçmiş, kuvvetli belgelere dayanan bir düzenlemenin mevcut olmayışıdır. Ancak; Kur’ân’ın üslûp ve içeriği göz önünde bulundurulmak şartı ile eski tespitlerden yola çıkılarak yapılacak bir çalışma, her ne kadar tam doğru bir tertibe ulaşmayı sağlamasa da, doğruya yakın bir tertibe yaklaşılmasını mümkün kılabilir.

Bilindiği gibi, Kur’ân bir kerede toplu olarak değil, iyice sindirilmesi, ortaya çıkan her bir problemi çözmesi ve en gizlileri bile deşifre etmesi gerekçeleriyle parça parça, necm necm, bölüm bölüm indirilmiştir:

(Furkan; 32-33.) Ve inkâr edenler: ‘Kur’ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?’dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyle. [parça parça indirdik] Ve Biz onu tane tane okuduk. Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana hakkı, doğrusunu ve en güzel açıklamayı getirmeyelim.Bu şekilde parça parça, necm necm, bölüm bölüm inen Âyetler, Kur’ân’dan öğrendiğimize göre ilk dönemlerden itibaren sayfa sayfa yazılmış ve Sûreler hâline getirilmiştir. Çünkü bazı Âyetlerde (Bakara Sûresinin 23, Tevbe Sûresinin 6, 86, 124, 127, Nûr Sûresinin 1, Muhammed Sûresinin 20, Hud Sûresinin 13. Âyetlerine bkz. Abese sûresinin 13. Âyetinde de) Kur’ân sayfalarından bahsedilmektedir. Fakat Abese Sûresinin 13.Âyetinde sözü edilen Kur’ân sayfaları ne maddi olarak bugün elimizdeki 605 sayfadır, ne de diğer Âyetlerde sözü edilen Sûreler 114 adet olarak tespit edilmiş Sûrelerdir. Çünkü bugün elimizdeki Kur’ân sayfaları hattatların yazdığı sayfalardır. 114 adet olarak belirlenmiş Sûreler ise “Sûre“den söz eden Âyetlerin indiği zamandaki Sûre anlayışı ile değil, yıllar sonra sahabenin içtihatlarındaki anlayış ile belirlenmiş Sûre lerdir.

Bizim anlayışımıza göre, Kur’ân’daki her necm [vahy bölümü] bir sayfa, her konu da bir Sûre idi.

Gönül, her bir necmin iniş sırasının belirlenmiş olmasını, Sûrelerin tertibinin de bu sıralamaya uygun olarak yapılmış olmasını isterdi. Bunun Kur’ân’ın daha iyi anlaşılması konusunda kolaylık sağlayacağı kanısındayım. Şahsen içimde İslâm ülkelerindeki akademisyenlerin ortak çabalarıyla böyle bir çalışma yapılacağı ve bunda başarı sağlanacağı yönünde bir umut taşımaktayım. Ne var ki, şimdilik bu hayalin önünde bir takım engeller mevcuttur.

SAYFA ve SÛRELERİN OLUŞUMU:

Elimizdeki Mushaf, sayfa ve Sûrelerin sıralanışı yönünden kronolojik sıraya göre değil, sahabenin görüşleri doğrultusunda oluşturulmuştur. Özellikle belirtmek gerekirse, Kur’ân Allah’tan bu sıra ve tertip üzere gelmemiştir. Bu nedenle Sûrelerin tertibi konusunda İslâm bilginleri ve araştırmacılar arasında geniş bir ihtilâf vardır. Mevcut tertibin peygamberimiz tarafından yapıldığını, yani tertibin tevkifî [vahye dayalı]olduğunu iddia edenler olduğu gibi, sahabenin içtihatlarıyla yapıldığını ileri sürenler de vardır.

Tertibin tevkifî olduğunu ileri sürenler, Halife Osman zamanında yazılan ve “İmam” ismi verilen Mushaf’ın bütün sahabe tarafından muhalefet edilmeden icmaen kabul edildiğini de iddia etmişler ve diğer şahıs Mushaflarının yakılmasının mevcut tertibin Allah tarafından vahiy ile yaptırıldığına yeterli kanıt olduğunu söylemişlerdir. Hâlbuki Kur’ân’da böyle bir vahiy yoktur. Olmadığı için de “vahy-i gayr-i metluv” şeklinde bir kavram ihdas edilmiştir.

İmam Mâlik’in de içinde bulunduğu ve mevcut tertibin sahabe içtihadına dayandığını kabul eden görüş sahipleri ise, sahabe elinde bulunan Mushafların farklı tertiplerde oluşunu kendi görüşlerinin doğruluğuna kanıt olarak göstermektedirler.

Bizim bu konudaki görüşümüz şudur: Mevcut tertibin tevkifî olduğunu iddia edenler, her şeyden önce bu iddialarına Kur’ân’dan herhangi bir delil getirememektedirler. Konunun irdelenmesine “bu konuda icma var” gibi bağlayıcı tavırlarla karşı çıkılması gerçeği yansıtmadığı gibi, Kur’ân’a ve İslâm’a da uygun değildir. Çünkü tarihsel olarak bu konuda bir icmanın var olduğu ileri sürülemez; konu bilimsel adıyla “Müttefakun aleyh“ [oy birliği sağlanmış] bir konu olmayıp “Muhtelefün fih“ [tartışmalı] olan bir konudur. Nitekim İbn-i Mesud’un Mushaf’ında Tevbe Sûresinin başında besmele olduğunu nakleden kaynakların mevcudiyeti, konunun tartışmalı olduğunu göstermektedir. Ayrıca Âyetlerin tertibinde herhangi bir ihtilâf olmamakla beraber bazı sahabilerin Sûrelerin tertibinde farklılıklar olan Mushafları kendi yanlarında muhafaza ettikleri de nakledilen rivayetler arasındadır. Nitekim bugünkü Mushaf’ın dışında, İbni Mesud Mushaf’ı, Ali Mushaf’ı, İbni Abbas Mushaf’ı, Ubeyy b. Ka’b Mushaf’ı gibi farklı tertip edilmiş Mushaf’ların da varlığı bilinmektedir. İbni Mesud’un Mushaf’ında Fatiha, Bakara, Nisâ, Al-i İmran… şeklinde sıralanmış olan Sûreler, Osman’ın Mushaf’ında Fatiha, Bakara, Al-i İmran, Nisa… şeklinde sıralanmıştır. Her iki Mushaf’ta da iniş sırası gözetilmemiştir. İniş sırasına göre tertip edildiği söylenen Ali Mushaf’ı ise Alak, Müddessir, Kalem, Müzzemmil, Tebbet, Tekvîr, A’lâ… Sıralamasıyla, önce Mekkî Sûreler sonra da Medenî Sûreler şeklinde tertip edilmiştir. Sûrelerin tertibinde görülen bu farklılıklar, tertibin tevkifî olmayıp sahabenin içtihatlarına göre yapıldığına delâlet etmektedir.Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Kur’ân okurken Âyet ve Sûrelerin sıralanışı ile ilgili olarak herhangi bir Kur’ân Âyetinden destek almayan, tertibi hakkında müçtehitlerin icma ettikleri kanıtlanamayan ve birden fazla mevcudu bulunan tertiplere uymak hiçbir şekilde zorunlu değildir.

Mekkî ve Medenî Sûreler ayırımı, Sûrelerin indiği mekânlar dikkate alınmadan, sadece Hicret göz önüne alınarak yapılmıştır. Çünkü mekâna göre bir ayırım yapılmış olsaydı, yollarda inen Sûreleri, meselâ Mina, Arafat, Bedir ve Uhud gibi bölgelerde inen Sûreleri de ayrı bir kısım olarak saymak gerekecekti.

Mekkî ve Medenî şeklinde bir ayırım yapılmış olmasına rağmen, bazı Sûrelerin tamamının Mekkî ve bazı Sûrelerin de tamamının Medenî olmadığı bilinmektedir. Yani bazı Mekkî Sûrelerin içinde Medenî döneme ait, bazı Medenî Sûrelerin içinde de Mekkî döneme ait Âyetler vardır. Bu Âyetlerden bazıları bu cildin ilgili bölümlerinde belirtilmiştir.

Sûrelerin kaç tanesinin Mekkî, kaç tanesinin Medenî veya kaç tanesinin karışık olduğu üzerinde görüş birliği sağlanmış değildir. Suyûtî’ye göre 82 Sûre Mekkî, 20 Sûre Medenî, geriye kalan 12 Sûre ise ihtilâflıdır. Ubeyy b. Ka’b’a göre 87′si Mekkî, 27′si Medenî’dir. Nöldeke’ye göre 90′ı Mekkî, 24′ü Medenî’dir. Mısır Meliki Fuat’ın 1342′de ilmî bir heyete tetkik ettirerek bastırdığı Mushaf’a göre ise, Sûrelerin 86′sı Mekkî, 28′i Medenî’dir. Bu mushafın her Sûresinin başında o Sûrenin Mekkî veya Medenî olduğu, Mekkî ise içindeki Medenî Âyetler, Medenî ise içindeki Mekkî Âyetler, Sûrenin hangi Sûreden sonra nazil olduğu ve ihtiva ettiği Âyet sayısı bildirilmektedir.

Sûreler, içlerindeki dikkat çekici bir kelimeye veya genel içeriğine göre isimlendirilmiştir. Bu nedenle bazı Sûrelerin birden fazla ismi vardır. Meselâ Fatiha Sûresine yirmi kadar isim verilmiştir: Fatihatu’l- Kitab, es- Seb’ul’l- Mesâni, Ummu’l- Kitab, el- Kâfiye, el- Esâs, ed- Dua… gibi. Enfâl Sûresinin diğer bir ismi Bedr, İsrâ Sûresininki Subhân, Neml Sûresininki Süleymân, Fâtır Sûresininki el- Melâike’dir. Bazen de iki veya ikiden fazla Sûreye müşterek bir isim verilmiştir. Meselâ Bakara ve Al-i İmran Sûrelerine ez- Zahrâvân, Felâk ve Nâs Sûrelerine de el-Muavvizetân denilmektedir.

Peygamberlere ait kıssaları ihtiva eden Sûreler, genellikle Sûrede konu edilen peygamberin adı ile isimlendirilmişlerdir: Nûh, Hud, İbrahîm, Yûsuf, Muhammed Sûreleri gibi. Çeşitli kavim ve kabilelerden bahseden bazı Sûreler de o kavimlerin isimleriyle adlandırılmışlardır: Benû İsrail, el- Melâike, el- Cinn, el- Münafikûn, el-Mutaffifûn Sûreleri gibi. Ancak bu bir kural olmadığı gibi, Sûrelerin bahsettikleri konuya göre adlandırılmaları şart da değildir. Meselâ Mûsâ (a.s.)’dan bahseden Tâ Hâ, Kasas ve A’râf Sûrelerindenhiç biri Mûsâ Sûresi diye adlandırılmamıştır.

Besmeleler, yani elimizdeki Mushaflarda her Sûrenin başında bulunan besmeleler Kur’ân’dan olmayıp iki Sûre arasını belirtmek amacıyla hattatlar tarafından konulmuştur. Fâtiha Sûresinin başındaki besmele ise Kur’ân’dandır ve o Sûrenin birinci Âyetidir. Nüzul sırasına göre Fâtiha Sûresi beşinci sırada yer aldığından, biz Fâtiha’nın besmelesinden önce de ayraç olarak besmele koymuş bulunuyoruz.

Yukarıda sıraladığımız ve Kur’ân’dan olmayan, sonradan icat edilmiş bir takım farklılıklar Kur’ân’ın iniş sırasına göre tertiplenmesini engellemiş bulunmaktadır. Oysa her Müslüman Abese Sûresinin 13.Âyetinde bildirilen Kur’ân sayfaları ile Bakara, Tövbe, Yûnus, Nûr, Muhammed ve Hûd Sûrelerindebildirilen Kur’ân Sûrelerini talep edebilir. Bu talebin tabii bir hak olarak görülmesi gerekir. Bu hakkı teslim etmekle yükümlü olanlar ise, bilgi, belge ve sorumluluk sahibi olan herkestir.

Nüzul sırasının neden gerekli olduğu sorusunun tek cevabı, “Kur’ân’ı daha iyi anlamak için“dir. Ancak; Kur’ân’ın nüzûl sırasına göre okunması yönündeki önerimizi yanlış değerlendirip başka tertipteki Mushaflardan Kur’ân okunmasının yararsız olduğu görüşünü benimsediğimiz anlamı çıkarılmamalıdır. Meselâ, o günkü iktidarın görüşüne göre tertip edildiği için “Resmî Mushaf” diye bilinen ve Halife Osman tarafından tertip ettirilen Mushaf, sahabenin içtihadıyla oluşturulmuştur. Dolayısıyla sahabeler gibi Kur’ân hakkında engin bilgi birikimi olanlar için böyle bir tertibin yararsız olduğu söylenemez.  Ancak; Kur’ân ve İslâm hakkında yeterli birikimi olmayanların, Kur’ân’ı tanımayıp da yeni tanıyacak olanların ve cahiliyet dönemindekine benzer bir küfür ve şirk ortamında bulunanların bu Mushaf’tan gereği gibi yararlanamama riskleri vardır. “Resmî Mushaf” tabir edilen bugünkü tertipteki Kur’ân’ı başından itibaren ilk defa okumaya başlayan bir kimsenin, ister Arapça orijinalinden okusun, isterse mealinden okusun, Bakara Sûresinin 6.-7. Âyetlerine geldiğinde kafası karışacak, Kur’ân’a ve İslâm’a karşı olumsuz hisler duyacaktır. Okunan mealin hatalı olması durumunda ise, duyulan olumsuz tepki alenî bir düşmanlığa dönüşebilecektir. Samimiyetle belirtmek gerekirse, toplumumuzda bu Âyetleri anlamış insan sayısının zaten oldukça az olduğunu itiraf etmemiz gerekir. Bir de Kur’ân’ı ilk defa eline alan kimseler tarafından okundukları düşünülürse, bu kimseler İslâm’a yakınlaşacakları yerde Kur’ân’ı anlamamaları veya yanlış anlamalarından dolayı İslâm karşıtı hâline gelebilecektir. Bu Âyetler şunlardır:

(Bakara; 6-7) “Gerçek şu ki, şu kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir.”

Bize göre, bu Âyetleri anlayabilmek için Kur’ân’dan en az beş bin Âyetin sindirilircesine öğrenilmiş olması gerekir. Çünkü bu Âyetler ilk inen Âyetlerden yaklaşık on yıl sonra inmiştir. Bakara Sûresindeki bu Âyetleri o gün duyanlar ve okuyanlar, anlamlarını gereği gibi anlayabilecek bir alt yapıya sahiptiler. Bu nedenle de onları rahatça anladılar. Aynı Âyetler bugün de alt yapısı uygun olanlar için anlaşılabilir niteliktedir. Ama ya Kur’ân ile yeni tanışanlar ve alt yapısı olmayanlar? Böylelerinin “Demek ki, bazı kimselerin kalpleri ve kulakları Allah tarafından mühürlendiğine ve uyarılmaları da kendilerine yarar sağlamadığına göre, İslâm’ın ne olduğunu veya Allah’ın ne istediğini öğrenmek için boşuna çaba sarf etmenin de yararı yoktur” diye düşünmeleri ve Kur’ân’ı bir daha açmamak üzere terk etmeleri kuvvetle muhtemel değil midir?

Eğitim ve öğretim, bir sistem ve yöntem gerektirir. Bugün hazırlık sınıfında İngilizce öğrenmeye başlayan bir öğrenciye nasıl hemen Shakespeare okutulmuyorsa, ilkokulda matematikle yeni tanışan çocuğa nasıl hemen üslü veya köklü sayılar değil de önce doğal sayılar öğretiliyorsa, Kur’ân eğitimine yeni başlayan birine de peygamberimizin ancak yirmi ikinci yılda aldığı vahiy bilgilerinin verilmesiyle başlanmamalıdır. Onlarla başlandığı takdirde de o Âyetlerin gereği gibi anlaşılabileceği konusunda iyimser olunmamalıdır.

Bu görüşümüzü doğruladığı kanısında olduğum bir diğer örnek de Fâtiha Sûresinin sırasıyla ilgilidir. Bilindiği gibi, Fâtiha Kur’ân’ın en başında yer alan Sûre dir ve bugüne kadar böyle okunmuştur. Fakat Alak, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir Sûrelerinden sonra, iniş sırasına göre beşinci sırada okunması hâlinde, daha önce farkına varılmamış anlamlarının ortaya çıktığı bu usulü deneyenlerce ifade edilmektedir.

Kur’ân’la ilgili olarak onun değişik özelliklerini de kapsayan en geniş açıklama, bu alanda en muteber kaynak olarak gördüğümüz İmam Suyutî’nin el-İtkan fî Ulûmi’l-Kur’ân adlı eseridir. Amacımız Kur’ân’ı ona ilk muhatap olanlar gibi tanımak, anlamak, yaşamak ve sonra da anladıklarımızı başkalarına sunmak olduğu için, Kur’ân ilimleriyle ilgili detayları uzun uzadıya nakletmenin şimdilik gereği yoktur. Bu sebeple Kur’ân ile ilgili diğer özellikler, çeşitli Sûrelerde yeri geldiğinde açıklanacaktır.

Geçmişteki tespitleri de dikkate alarak okuyucuya sunmaya çalıştığımız Mushaf tertibi, herkes tarafından bu konudaki en ciddî eser olarak bilinen Hattat Kadroğlu’nun Mushaf’ıdır.

Kadroğlu’nun Mushafındaki Nüzul Sırası

Mekke Dönemi
Sûrenin AdıNüzul SırasıMushaftaki SırasıSûrenin AdıNüzül SırasıMushaftaki Sırası
Alak196Meryem4419
Kalem268Ta-Ha4520
Müzzemmil373Vâkıa4656
Müddessir474Şuara4726
Fatiha51Neml4827
Mesed6111Kasas4928
Tekvîr781İsrâ5017
A’lâ887Yûnus5110
Leyl992Hud5211
Fecr1089Yûsuf5312
Duha1193Hicr5415
İnşirah1294En’âm556
Asr13103Sâffât5637
Adiyat14100Lokmân5731
Kevser15108Sebe5834
Tekasür16102Zümer5939
Mâûn17107Ğafir[Mümin]6040
Kâfirûn18109Fussılet6141
Fil19105Şûrâ6242
Felâk20113Zuhruf6343
Nâs21114Duhân6444
İhlâs22112Casiye6545
Necm2353Ahkâf6646
Abese2480Zâriyât6751
Kadr2597Ğaşiye6888
Şems2691Kehf6918
Büruc2785Nahl7016
Tin2895Nûh7171
Kureyş29106İbrahîm7214
Karia30101Enbiya7321
Kıyame3175Müminûn7423
Hümeze32104Secde7532
Mürselât3377Tur7652
Kaf3450Mülk7767
Beled3590Hakka7869
Tarık3689Me’âric7970
Kamer3754Nebe8078
Sad3838Nâziât8179
A’râf397İnfitar8286
Cinn4072İnşikak8384
Ya-Sin4136Rum8430
Furkan4225Ankebût8529
Fâtır4335Mutaffifin8683
Medine Dönemi
Sûrenin AdıNüzül SırasıMushaftaki SırasıSûrenin AdıNüzül SırasıMushaftaki Sırası
Bakara872Haşr10159
Enfâl888Nûr10224
Al-i-Imrân893Hacc10322
Ahzab9033Münâfikûn10463
Mümtehıne9160Mücadele10558
Nisa924Hucurat10649
Zilzal9399Tahrim10766
Hadid9457Teğabün10864
Muhammed9547Saff10961
Ra’d9613Cuma11062
Rahmân9755Feth11148
İnsan9876Mâide1125
Talâk9965Tövbe1139
Beyine10098Nâsr114110

Yukarıdaki sıralamada Zilzal, İnsan, Rahmân ve Ra’d Sûreleri Medine dönemi Sûreler içinde yer almıştır. Ne var ki, son çağ araştırmacıları bu Sûrelerin de Mekke dönemine ait olduğu kanaatindedirler. Sûreler, içerik ve üslup itibariyle de Mekke dönemine ait Sûrelere benzemektedirler.

Belirtmeyi gerekli gördüğüm hususlardan biri de, bu kitapta peygamberimiz için sadece Allah’ın verdiği unvanların kullanılmış olduğudur. Rabbimiz, Elçisine karşı gösterilmesini istediği saygılı davranışları Kur’ân’da şöyle bildirmiştir:

(Hucurat; 1–5) Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah’a karşı takvalı olun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz bilincinde olmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva için imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret (korunmuşluk) ve büyük bir mükâfat vardır. Sana odaların arka tarafından seslenenlerin çoğu akıllı davranmıyorlar. Ve eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Allah çok koruyan, çok esirgeyendir.

Gönül isterdi ki, peygamberimiz ile aynı çağda yaşayalım, ona sahabe/arkadaş olalım; böylece ona karşı yukarıdaki Âyetlerde Yüce Allah’ın emrettiği şekilde hürmet ve itaat gösterelim. Böyle bir imkânımız olmadığına göre, bize düşen ona uymak, onun izinden gitmek olmalıdır. Onun izinden gitmek ise, onun yaptığı ve vasiyet ettiği şeye uymakla mümkündür. Peygamberimizin elçilik süresince yaptığı ve tüm Müslümanlara vasiyet ettiği tek şey Kur’ân’a uymak olduğuna göre, bizim de yapmamız gereken şey Kur’ân’a uymak ve onu yaşamaktır.

Bu kitapta dikkat ettiğimiz şeylerden biri de Resulullah’ı hangi isim ve sıfatlarla anacağımız konusudur. Klâsik kitapların birçoğunda peygamberimiz için birer saygı ifadesi olarak “aleyhisselam,s.a.v., Hz., eşref-i mahlûkat [yaratılmışların en şereflisi], fahr-i kâinat [evrenin övüncü], sırr-ı levlâke levlâk [evrenin kendisi hürmetine yaratıldığı], sahibü’l-hülleti ve’t-tac, rakibu’l-Burak fi leyleti’l-miraç [miraç gecesinde Burak’a binen Hülle ve taç giyen], ilklerin ve sonların efendisi” gibi Allah’ın peygamberimize vermediği isim ve rütbeler kullanılmaktadır. Kur’ân’ın uygulamasını esas alarak biz de o rütbe ve deyimleri peygamberimiz için kullanmaktan uzak durduk. Çünkü Rabbimiz peygamberimizi Kur’ân’da şu ifadelerle zikretmektedir:

رسول اللّه – Allah’ın Elçisi.Fetih; 29, Ahzab; 40. Âyeti.

النّبىّالامّى – Nebiy – yi Ümmi =Anakentli Peygamber. A’râf 15 . Âyeti.

النّبىّ – Nebi = Peygamber.Enfâl Sûresinin 64, 65, 70; Ahzab Sûresinin; 1, 28, 45, 50, 59; Mümtehine Sûresinin 12, Talâk Sûresinin 1., Tahrim Sûresinin 1. Âyetlerine bkz.

خاتم النّبىّ – Hatemu’n – Nebiyyîn = peygamberlerin mührü, sonuncusu, zirvesi Ahzab Sûresinin 40. Âyetine bkz.

Allah, kendi peygamberini bu Âyetlerdeki isim ve niteliklerle andığı gibi, onu kendisinin selâmladığından başka şekilde selâmlayanların kimler olduğunu da Kur’ân’da şöyle bildirmiştir:

(Mücadele; 8) Fısıldaşmaları yasaklanan, sonra yine o yasaklandıklarına dönmeye kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygamber’e karşı gelme konusunda fısıldaşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni Allah’ın selâmlamadığı bir şekilde selâmlıyorlar. Kendi içlerinden de: “Bu söylediklerimiz yüzünden Allah’ın bize azap etmesi gerekmez miydi?” derler. Cehennem onlara yeter. Oraya yaslanacaklardır. Ne kötü dönüş yeridir!”

Âyete göre Rabbimiz, peygamberimizi Allah’ın selâmlamadığı bir şekilde selâmlayanların bu davranışını ikiyüzlü olduklarının bir göstergesi olarak değerlendirmektedir. İfrat ölçüsünde bir sapma olan bu davranışı sergileyenlerin aslında peygamberimizin ahlâkıyla ve sünnetiyle [Kur’ân’a uyması ve Kur’ân’ı yaşamasıyla] bir ilgilerinin bulunmadığı, sadece çıkar sağlamayı amaçladıkları anlaşılmaktadır.

Peygamberimiz hakkında kullanılan fakat gerçek anlamından koparılarak yozlaştırılmış bulunan bir başka kavram da salâvat ’tır. Salât ve salâvat kavramlarının ne olup ne olmadığı, Allah’ın izniyle kitabımızın Kevser Sûresinin işlendiği bölümünde açıklanmıştır.

Biz de peygamberimiz için Rabbimizin verdiği unvanlardan başka bir unvan ve sıfat kullanmayarak Kur’ân’ın bize gösterdiği yol ve usulden ayrılmadık. Konuyla ilgili olası eleştirilerden korkmadığımız gibi, bu konuda suskunluk göstermenin bile sapkınlığa taviz vermek olacağını düşündük.

Kitabımızda Kur’ân’ın kavramlaşmış kelimeleri için en uygun Türkçe karşılıkların bulunup kullanılmasına özen gösterdik. Dil konusunda bugüne kadar yeterince özen gösterildiğini ileri sürmek mümkün değildir. Türkçe olarak basılan meal, tefsîr ve diğer dinî kitaplarda binlerce sözcük ve kavram ya Arapça kalmış, ya da Farsça gibi başka bir yabancı dille bize intikal etmiştir. Dolayısıyla dini terminolojimizdeki salât, salâvat, abdest, oruç, gusül, zikir, fikir, resûl, nebi, belâ, fitne gibi pek çok sözcük ve kavram hiçbir zaman Kur’ân’daki gerçek anlamıyla anlaşılamamıştır.Bunun sonucu olarak da:

  • Önce bir ulema sınıfı oluşmuş ve dinin Kur’ân’dan değil, bunların kısıtlı anlayışlarından öğrenileceği anlayışı yaygınlaşmıştır.
  • Giderek dini ilkeler yozlaştırılmış ve saf din hurafelerin istilasına uğramıştır.
  • İstilâ sonucunda din paramparça olmuş, sayısı belli olmayan mezhepler ve meşrepler ortaya çıkmıştır.
  • Bu mezhep ve meşrepler giderek daha doktriner yapılara dönüşmüştür.

Oysa Yüce Rabbimiz, Kur’ân’dan önce yolladığı kitapları, mesajını iletmek istediği o toplumların diliyle yolladığı gibi, gönderdiği peygamberleri de yine mesajını iletmek istediği o toplumların içinden seçmiştir. Çünkü Rabbimizin amacı, mesajın muhataplar tarafından iyice anlaşılmasını sağlamaktır:

(İbrahîm; 4) Ve Biz onlara açıkça ortaya koysun diye her peygamberi yalnız kendi kavminin/halkının diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir. Çünkü O, çok güçlüdür, hikmet sahibidir.

Nitekim Adem, Nûh, İdris, İbrâhim, Mûsâ, … Îsâ peygamberlerin getirdikleri mesajlar hep kendi halklarının ana dillerinde olmuştur. Dolayısıyla Kur’ân da Arapça konuşup anlaşan bir topluma gönderildiği için Arapça olarak inmiştir. Bu ilâhi sünnete göre eğer Kur’ân Türklere inseydi Türkçe, Rumlara inseydi Rumca, Fransızlara inseydi Fransızca olacaktı. Zira toplumların mesajı anlayabilmeleri, aldıkları mesajın kendi dillerinde olmasına, doğru anlamaları da kendi dillerini iyi bilmelerine bağlıdır. Kur’ân Arapça olmasına rağmen muhataplar Arapçayı iyi bilmiyorlarsa mesajı iyi anlamaları da söz konusu olamaz.

Kur’ân her ne kadar ilk olarak Arap toplumuna hitap etmiş olsa da, Kur’ân’ın muhatapları dünya üzerindeki tüm insanlardır. (Sad Sûresinin 87; Nisa Sûresinin 105, 174; Yûnus Sûresinin 57; İbrahîm Sûresinin 52. Âyetlerine bkz ) Peygamberimiz de tüm insanlığın, farklı diller konuşan tüm halkların peygamberidir. (Enbiya Sûresinin 107; A’râf Sûresinin 158 ve Sebe Sûresinin 28. Âyetlerine bkz)

Dünya üzerinde yüzlerce farklı dil kullanan toplum yaşamaktadır. Bu durumda insanların tümünün Arapça öğrenmesi söz konusu olamayacağına göre, Kur’ân’ın dünyadaki diğer dillere çevrilmesi zorunludur. Bu zorunluluğun yerine getirilmesi ve bütün insanların Allah’ın mesajını alabilmesinin sağlanması mevcut Müslümanların manevî sorumluluğudur.

Bu sorumluluğu yerine getirme konusunda kendini yetkin gören ilim adamlarının en önemli görevi, Kur’ân’ın dili olan Arapçayı ve çeviri yapacakları dili çok iyi bilmeleri, çeviri sırasında anlamı o dilde verilmemiş tek bir sözcük bile bırakmamalarıdır. Çünkü yarı Türkçe, yarı Arapça, yarı Farsça bir çeviriden ne bir Türk, ne de bir başka toplumun bireyi bir şey anlayabilir. Nakıs ve yetersiz bir çeviri ile Allah’ın mesajının gereği gibi aktarılabilmesi imkânsızdır. Kelime ve kavramların bir başka dilin sözcükleriyle karşılanması da yetmez. Kur’ân sözcüklerinin indiği dönemdeki saflığıyla anlaşılıp bugüne aktarılabilmesinin de başarılması gerekir. Aksi halde otantik anlamların aktarılamaması mesajın da yeterli düzeyde anlaşılamamasına neden olur. O günkü ifadelerin maslahat [yarar] ve mefsedet [zarar]doğrultusunda modernize edilerek aktarılmasında ise bize göre bir sakınca yoktur. Çünkü kelimelerin kendisi değil, mesajın içeriği önemlidir.

Dile ve çeviriye verilen önem ile aksi davranışların sonuçları, Rabbimizce Kur’ân’da açıklanmıştır. (Bakara Sûresinin 75; Nisa Sûresinin 46; Mâide Sûresinin 13- 41. Âyetlerine bkz)

Sonuç olarak Kur’ân, bütün sözcüklerin ne anlama geldiklerinin tam olarak anlaşılmasını sağlayacak biçimde başka dillere çevrilmelidir. Yapılan çeviride kapalı, anlaşılmaz tek bir sözcük bile bırakılmamalıdır. Eğer elinizdeki bu çeviride bir kapalılık, anlaşılmazlık varsa, bu Kur’ân’dan değil, çevirenin yetersizliğindendir.

Size bu Kur’ân sofrasını hazırlayan âciz kul, yedi yaşından beri Kur’ân’la ve Kur’ân ilimleri ile iç içedir. Türkçe ve Arapça yüzlerce tefsîr, meal ve Kur’ân ile ilgili kitap okumuş, incelemiş ve tahlil etmiştir. Bütün bunlardan sonra, gördüğü lüzum üzerine Allah’ın izniyle bu kitabı kaleme almaya başlamıştır. Yukarıda açıklanan gerekçeleri göz önünde tutarak Kur’ân’ı hiçbir etki altında kalmadan “Lisânü’l-Arab“ın sözcük anlamlarını, ifade tekniklerini, Kur’ân’ın tertilini ve bütünselliğini gözeterek günümüz Türkçesiyle sizlere sunmaya çalışmıştır. Ecrini de sadece âlemlerin Rabbinden ummaktadır.

العصمة للّه وحده

el-Ismetü lillâhi vahdeh

Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur.